7 Ağustos 2016 Pazar

Cumhuriyet ama nasıl bir cumhuriyet ...

Bu ülkede yazı yazmak çok zor ...Çünkü dilini ısırmak gerekiyor...Bu gün övgüler düzdüğün bir oluşum yarın seni  rezil ediyor.

Bu gün işte kazanım bu, evrensel ilkeler bu dediğin ve methiyeler düzdüğün bir insan yarın  yüz seksen derece dönebiliyor ...

İşte şuan bu durumu yaşıyorum ...


Gerçekten Cumhuriyet demokratik değerlerle örtüşmediğinde orta despotik bir rejim çıkıyor ...
bu yazı çok önceden yazmıştım bu gün revize ediyorum 

Kemalizm sadece bir isim den oluşmuş rejimin adı değildir ...
o bir zihniyettir ...


O toplumun,devletin hakimi benim diyenler tarafından yukarıdan aşağıya  doğru tanzimidir.

Üstünlerin hukuku ayrıcalıklıdır ...

Silahlı bürokrat seçilmiş olandan üstündür onun hukuğu ayrıdır ...

O güç istediğinde seçilmiş olanı istifa ettirir...


O güç Anayasal hak olan olağan üstü ve sıkıyönetimi keyfi kullanır ...

O güç KHK namalerle  yasamayı bay pas eder...

Çıkan kanunların Anayasal denetimi önler ...  

O güç  ekonomik kaynak transferinde etkilidir ..   
  
O güç basını istediği şekilde besler ve yönetir ...

O basın tüm ilke ve ahlakını belli güce teslim ettiğinden içindeki yazarları bir gece ansızın işten çıkartır...
Özetle 28 Şubat dediğimiz  süreç bu tip bir Cumhuriyeti  sürekli bize kutlatır  olmuştu.
Peki  şimdi ki Cumhuriyet  ne hale evrildi...28 şubattan neler farklı ...

FETO denen o aşağılık çete belli oldu savaşılması kaçınılmaz ...Peki  ya PELİKAN denen ikinci çete ...

buraya kadar olan eski yazımın  revize edilmiş hali bundan sonraki bölüm eski yazım ..   


"Sivil bürokrasinin yanında askeri bürokrasi darbe zemininin ana karargâh üssüdür. Halka güvenmeyen sistem mühendisleri orduyu en kolay darbe yapabilecek, sivil demokratik sisteme ayar verebilecek şekilde kurmuşlardır. Ordu ve mensupları ortalamanın üzerinde maddi gelir elde ederler, ticaret yapma (OYAK vb.) hakları vardır. Otomobil üretirler, bütçeden ayrılan paranın nasıl, nereye, ne şekilde harcandığı sorulmaz. Şehir merkezlerinde, en güzel muhitlerde, askerî kışla, karakol, sosyal tesis, eğitim alanları onlar tarafından kullanılır ve maddi problemleri hiç yaşamazlar. Askerler daha küçük yaşta sistemin belirlediği, örtük bir müfredat ile eğitilir, beyinleri yıkanır mutlaka bir cemaatin üyesi olarak mezun olurlar. Sivil yönetici ve halktan bol bol kendilerini pohpohlayacak mesajlar duyarlar. Onlara “ülkenin, cumhuriyetin hatta demokrasinin” güvencesi olduğu söylenir. Cumhurbaşkanlığı muhafız alayı askerî darbenin koçbaşlarıdır. Kanlı 15 Temmuz girişiminde muhafız alayının Erdoğan’ı etkisiz hale getirmek için hazır olduklarını biliyoruz. Kamuoyu çok şaşkın, oysa gerçekleşen askerî darbeler incelendiğinde muhafız alayının örtülü görevinin ‘cumhurbaşkanını teslim almak’ olduğu görülecektir. Sivil bürokrasinin ince ince zeminini döşediği darbe iklimi finalinde askerlerin ve tankların yer aldığı bir müdahale ile sonlandırılır. Kısa sürede darbe zeminindeki eksik taşları telafi edecek yeni anti-demokratik sistem kurulur ve bir sonraki darbeyi bekleriz."HÜR FİKİRLER / MEHMET ALİ KAYA






Maalesef kavramları klişe olmaktan çıkartamıyoruz...
Şablon, klişeler, ezberler hayatımızı yönlendiriyor..
Tabi bu sadece ESKİ SINIF MENSUPLARI için değil,tüm sosyal gruplar için geçerli (islamistler ve milliyetçiler/ Türk-Kürt milliyetçileri )


Cumhuriyetin tek bir anlamı vardır..
Meşruiyet'ini halktan alır...
Yani iktidarda olan aslında halkın seçtiğidir .

Yani iktidar HALKA AİTTİR.

Yani babadan oğla geçmeyen, soy, sop, hanedanlık, imtiyazlı sosyal grupların elinde olmayan iktidardır...

Ancak "Cumhuriyet" sadece Anayasaya " kavram" olarak girmekle gerçekleşmiyor...

Cumhuriyet demokrasi ile takviye edildiğinde ete kemiğe bürünür...

Yoksa demokrasisiz bir Cumhuriyet sadece palavradır...

Hele hukuki eşitliği sağlamayan cumhuriyet kandırmaca dır.. (Buna rağmen Demokrasi dahil ,tüm beşeri teknikler, hatadan, eksiklikten muaf değildir.

 Demokrasinin de eleştirisi şüphesiz yapılabilir. bkz:Coşkun Can Aktan Demokrasi eleştrisi)

BİZDEKİ CUMHURİYET HUKUKİ İMTİYAZI SAĞLAMIŞTIR..

Merhum ,Kazım Berzeg'in Eski sınıf diye adlandırdığı bir sınıf tanımı vardır ve bu sınıfın egemenliği İttihat ve terakki illegal yapılanması ile başlayıp CUMHURİYET döneminde de devam etmiştir...

Şükrü Hanioğlu ise / 7 ağustos 2016 tarihli sabah gazetesi yazısında;

 "İlginç olan ilerleyen yıllarda 'de askerî kanadı güçlü, üyeleri ideolojik aidiyeti içselleştiren bir yapılanmanın İttihad ve Terakki üzerinden değil Ba'as partilerini takliden örgütlenmesidir." demekte ...

http://www.sabah.com.tr/yazarlar/hanioglu/arsiv?getall=true




ESKİ SINIF:Hep söylediğimiz gibi Asker ve sivil bürokrat, devlet sırtından sermaye sahibi olmuş seçkinci elitlerdir...(bendeniz de maalesef CHP kökenli İmtiyazlı memur sınıfındanım ta ki 1979 yılına kadar...)


Ülkenin tüm maddi kaynakları aslında bu Eski sınıf tarafından paylaşılır.

Bu cumhuriyette ,özellikle siyaset kurumu içinde sadece CHP dışındakiler hesap verebilirdi.

Partileri kapatılabilir, tutuklanabilirler, uyduruk mahkemelerde yargılanıp idam da edilirlerdi. 


Eski Sınıf,yeni sınıfı ve siyasi aktörlerini hiç bir zaman içlerine sindiremediler (Pof. Bekir Berat Özipek Kenar mahalle çocukları hiç sevilmedi adlı makalesi)


İktidarı nimet paylaşım aracı olarak gördüklerinden,kenar mahalle çocuklarının Başbakan, Cumhurbaşkanı olmasını da hiç hazmedemediler...

Bu beyler; demokrasiyi,demokratik talepleri hep karşı devrim olarak gördüler...

Demokrasiye, eksikte olsa geçiş henüz erkendi göbeğini kaşıyan adamın oyları ile bir avuç ülkenin sahibi oyu nasıl aynı olurdu...

(Bekir Çoşkun, Müjdat Gezen, Emin Çölaşan, Yılmaz Özdil ve türdeşleri bunu hala sıklıkla dile getirir)

Bekir  Bekar Özipek'in dediği gibi:Egemen sınıflar(yani eski sınıf)bu oligarşinin çatırdamasını, halkın iktidara talip olmasını ,karşı devrim ve Cumhuriyetin kazanımlarının yıkılması olarak gördükleri için,kendi anladıkları CUMHURİYETE özel misyon biçerek "CUMHURİYET KAZANIMLARININ KORUMA ALTINA ALDILAR...


Aslında korumak istedikleri kendi kazanımlarıydı...

Kaybettikleri imtiyazlı konumu tekrar elde etme mücadelesi idi...

Bunun için her yol ama her yol mubahtı (JİTEM, EŞREF BİTLİS'TEN, ÖZALIN ŞAİBELİ ÖLÜMÜNE KADAR,AKP' NİN KAPATILMA DAVASINDAN, ERDOĞAN'A HAZIRLANAN SUİKASTLARA KADAR..
DARBE PLANLARI ve SONRASI YAPILACAK EYLEMLERE KADAR)

SONUÇ YERİNE:CUMHURİYETE KARŞI ÇIKIYORLAR TEZİ TAMAMEN YALAN VE İFTİRADIR...

CUMHURİYETİ YIKMAK İSTİYORLAR İDDİALARI UYDURMADIR...


İTİRAF ETMEDİKLERİ,KENDİ ÇIKARLARININ, KENDİ OLİGARŞİLERİNİN YOK OLDUĞUNU GÖRME ENDİŞELERİDİR ...

Bu gün tartışılması gereken Cumhuriyetin hukuki eşitlik mi yoksa hukuki imtiyaz mı getirdiğidir..
Eğer hukuken "üstünlerle"eşit olduğunuza inanıyorsanız,mesele yok.
Eğer hukuken imtiyazlı olanların olduğuna inanıyorsanız ortada çok ciddi bir sorun vardır..
Ekonomik eşitlik hayaldir ancak hukuki eşitlik gerçektir...


15 Temmuz hain ve alçak darbe girişimi başarılı olsaydı eski Türkiye'ye dönülecekti şüphesiz lakin ,bu gün o vahim durum bertaraf edilip yerine ne kondu ? 

26 Mayıs 2016 Perşembe

Masallarrrrrrrr...

Masallarrrrrrrr...
Milliyetçiliğin doğuşu ile "nesep ve sebep asabiyeti / ırki ve dini milliyetçilik ) 
insanlığa çok çektirdi...
İbn Haldun bu tespiti yapar ve çok haklıdır ...

Müslümanlar şuan çok meşgul ...Mütefekkirleri kendileri hariç dünyayı kurtaracak projeler üretiyorlar(!) ...
yok yok öyle değil!!!
İşsizliğe, göçe, çevre kirliliğine,rant kollama denilen şikeli ahlaksızlığa, devlet denilen teşkilatlanmanın doğasındaki azgınlığa , iktidar denilen aygıtın nasıl yozlaştığına,dolarizasyona, enflasyona , çirkin kentleşmeye, yerel yönetimlerin encümenlerinin plan değişikliği ile müteahhitlerin nasıl şikeli kazanca ortak ettiklerine kafa yormazlar ...
onlarına kalıp cümleleri bellidir...
böyle olunca; 
salt ayet paylaşıp sosyal süreçleri mekanik  zeminde sloganlarla inşa ederler ...

SÖMÜRÜ :!!!(imparatorlukları incelemeden sömürünün ve sömürgeciliğin kapitalizm ile başladığını sananlar ezberlerini bozmaları için Sabri F. Ülgener ,Sencer Divitçioğlu ,İdris Küçük Ömer okumaları meraklısına tavsiye edilir)



Bu arada Önemli bir soru ;
Jeft Goodwinin ,üçüncü "dünya devrimlerinin devlet" merkezci kuramdır ...
neden devrimlerin özellikle modern "olgu" olduğunu neden diğerlerinden ziyade üçüncü dünya ülkelerinin devrimci hareketler tarafından kuşatıldığını ve bazı rejimlerin neden devrimci hareketlere karşı daha savunmasız kaldığı sorusunu sorar ...


Bu ne yoksulluktur ne de sade otoriterlik tir ...

Çünkü devlet olana kadar DEVRİM olmamıştır.
Vardığı sonuç şudur ...
Bu tip rejimler neo patrimonyal diktatörlükler ve doğrudan yönetime dayalı sömürgeci rejimler .../siyaset sosyolojisi ..Thomas JUanoski (...) /sh.120


Sömürü insanlık tarihi kadar eski Kölelik ve Cariyelik le başlar ...
Üretim gene vardır ...
Emek baş aktördür ...
Mısır piramitleri nasıl yapıldı zannediyorsunuz ...Asgari ücret henüz yoktu, iş güvenliği de yoktu , ya iş hukuku? 
Mesela her kötülüğün anası olan(!) serbest piyasa da yoktu.Ama köle pazarları vardı ...
İnsanlar alınıp satılıyor ve meta muamelesi görüyordu ...
Ve efendilerinin ölümleri ile birlikte miras olarak devrediliyordu ...
Kapitalizm henüz icat edilmemişti ...
Ama ilkel sermaye vardı ...

Pre kapitalist dönemde sermaye biriktirmeye gerek yoktu ,yani üretim araçları içindeki KAPİTAL ve KAPİTALİSTE de ihtiyaç yoktu ...

MANİ FAKTÖR ilkel sermaye biriktirmesi demek olan, keşifler, değişik ülkelere gidilip altın mücevherat ve değerli madenlerin gasp ile elde edilen sermaye ...
Ve Merkantilizm denilen bir dönem vardır ...
Aslında talana dayalı içe kapanma rejimi hiç KAPİTALİZM KADAR lanetlenmedi 
Nedir Merkantilizm ?
Merkantilizm orta çağın sonları ile sanayi devrimi arasında kalan Dönemdir (1500-1800).Avrupa’ya özgüdür, orada doğmuş ve gelişmiştir. Döneme damgasını vuran iktisadi faaliyet türü “ticaret”tir. 

Ancak bu ticaret sosyolojik olarak, geçimlik TARIMI yıkmıştır ... 
Çünkü üretim ihtiyacı doğdu ...
Piyasaya yönelik üretim yapılmaya başlandı.
Sanayi üretimi açısından ise ; ev-sanayi şeklinde başlayan sanayi kapitalizmin ilk biçimi ortaya çıktı( puttin out ya da verlay sistemi).
Bu sistemde sermaye sahibi ham maddeyi evlerinde çalışmak isteyenlere veriyor. Daha sonra bu tip üreticiler bir üretim merkezinde toplanarak üretim gerçekleşiyor. Bu dönemin kapitalist sınıfını "sanayiciler, büyük tüccarlar ve bankacılar" oluşturmaktadır.
Ama daha kapitalizm doğmamıştır ..
Bu dönem bir keşifler çağıdır.
Bulunan yeni ülkelerden Avrupa’ya değerli madenler getirilmiştir. (TALAN EKONOMİSİ tabi )

SONUÇ YERİNE
_______________________________________:
Ve kapitalizm öncesi merkantilist dönemde ...
1) Dış ticaret
2) Sömürgecilik (kolonizasyon) artıyor ... 
Merkantilizmin diğer özellikleri de gelişiyor tabi ..
3) Üretimde imalat kesiminin üstünlüğünün kabulü 
4) Himayecilik (korumacılık)
5) Milli ekonomik birlik; Mutlak Merkeziyetçi Milli Devlet Öğretisi Zenginlik peşinde koşmak en yüce amaç durumuna getirilince, devletin görevleri de bu çerçevede belirlenmiştir.
HAMİŞ :İmparatorluk kavramı Sömürgeciliği akla getiren, Batılı bir kavram olup Osmanlının kendi için hiç kullanmadığı bir kavramdır.../Murat Çizakçanın İslamın unutulan ekonomik modelinde alıntı Sayfa /24 dip not .3...





10 Mayıs 2016 Salı

KOMPLO TEORİLERİ...(Bir toplumu bir çok şey le uyutabilirsiniz) ...


                                                   



                       
                               Kapalı toplumlar için komplo teorileri vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Çünkü sosyal süreçler bu şekliyle muhatabının zihninde daha kolay, anlaşılabilir bir hale gelmektedir. Komplo teorilerini, servise soksan ile bu teoriyi peşinen kabullenen arasında muhteşem bir birliktelik vardır. Alan ve veren mutludur.
                                  Teoriyi servise sokanın hiçbir riski yoktur, çünkü kendisinden ispatlanma istenilmez, muhatabın da zaten böyle bir talebi yoktur. Onların alış verişi al gülüm ver gülüm şeklindedir. İspat komplo teorisi ile hedef haline gelen için zarurettir. Kuyuya atılan taşı zorunlu olarak çıkartmak zorunda olacak aktörde budur. Peki ya komplo teorisi nedir?
                                  Komplo teorisi; kamuoyunun duyarlı ve hassas olduğu konularda, kendisinden  gizlenildiği iddia edilen bir takım bilgi ve haberlerin ve olayların arkasında ki efsunlu, görünmez güçlerle ilişkilendirilen açıklamalar bütünüdür.

                                  Komplo teorilerini üretenlerin birçok amacı olabilir. Siyaseten rakibinin enterne(etkisizleştirme, devre dışı bırakma)edilişini sağlamak, toplumu bir yönde endoktrine ederek (beyin yıkama işle mi) canlı bir asabiyet üzerinden (şiddetli motivasyon) kitlelerin ayaklanmasını, sokaklara dökülmesini gerçekleştirmek…

                                  Ekonomik ve politik kazanç sağlamak isteyen kişi ve grupların bu çabaları popüler kültür içinde daima yer bulmuş ve ciddi bir taraftar kitlesi de yanlarında olmuştur.

                                  Bilim adamlarının komplo teorilerine inanma yatkınlığı içindeki toplumların, ekonomik ve politik travmaları geçirmiş, dış düşman tarafından sürekli kuşatılmışlık halinin devam ettiği paranoyası üzerine kurulduğunu belirtmelerine rağmen,  komplo teorilerinin müşteri bulmasının haklı ve ihtimal dahilinde olabilecek gerçeklere dayanabileceği’ de göz ardı edilmemelidir.

                                 Değerli Akademisyen Prof Şükrü Hanioğlu;”Toplumumuzda” tüm dünyanın Türkler aleyhine komplolar hazırladığı, ülkemizde mevcut zengin petrol yataklarının ortaya çıkarılmasına yabancı güçlerin izin vermediği, Batının Türkiyeyi Sevr sınırlarına döndürme fikrinden asla vazgeçmeyeceği, topraklarımızı satın almakta olan yabancıların bizi memleketsiz bırakacağı, ülke siyaset ve iktisadının Müslüman olmuş gibi görünüp el altından
Ayinlerini sürdüren dini bir azınlığın elinde olduğunu savunan komplo teorilerine gösterilen ilgi şaşırtıcıdır “der ve

“Eskiçağlar dan beri heteredoks inanç sahiplerine atfedilen komploculuk eğilimi büyük toplumsal değişimler sonrası sofistikasyon kazanmıştır. Günümüzde komplo kuramları hala bu klasik şüphelileri aktör olarak kullanmakla birlikte suçlama ötesinde bir vazife ifa etmeye başlamışlardır.”Ş.H

                                   Prof Şükrü Hanioğlu ,Antroplogların mantık öncesi inançlarla,benzerliklerine dikkat çektikleri komplo teorilerinin ,tıpkı ilkel insanların animistik inançları gibi çetrefil gelişmelere,basit kolayca anlaşılır  net açıklamalar getirirler der. İddiaların bilimsel ölçülerle ret edilmesi ve yalanlanması mümkün olmadığından kolaylıkla ortadan kalmazlar.

                                  Özetle söylenen şudur; komplo teorileri kompleks ve karmaşık bir çok olaya, sebep sonuç ilişkilerinden bağımsız son derece basit açıklamalar getirir. Bu iddiaların çürütülmesi ve aksinin ispatı her zaman mümkün olmadığından toplum hafızasından kolay silinmez.

                    Yazımızı; İsmini vermeyeceğimiz siyasetçi eliyle servise sokulan iki adet komplo teorisi ile bitirelim.
( Bu olay  yakın tarihimizde yaklaşık 10 yıl kadar önce olmuş bir olaydır). 

1-Şanlıurfa’da 2000 ‘ne yakın İsrailli kadın bir İtalyan hastanesinde doğum yaptığı, Şanlıurfa’yı seçmelerinin nedeninin, burada doğacak çocukların kimliklerine Şanlıurfa yazılı olması sebebiyle, bunlar büyüyüp bu arazilere dönecekleri… Efsane şehri karıştırıyor, olay büyüyor ve Valilik açıklama yapmak zorunda kalıyor, Şanlıurfa’da İtalyan hastanesi yok ve bu tip doğum raporları’ da yok. Servise süren siyasetçi gene de ısrarlı araştırın göreceksiniz diyor.   

2-GAP ta yeni bir Filistin olayı yaşanabileceğini iddia eden bir siyasetçi eşi, İsraillilerin 450 bin dönüm toprak satın aldığını açıklaması üzerine, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü açıklama yapmak zorunda kalıyor, “Türkiye’de Taşınmaz mal alan İsrailli sayısı 23 kişi ve GAP ta bir tek İsrailli toprak satın almadı. Tüm alınan toprak 49 dönüm.
                                                   
                Ne dersiniz? İster niyetimiz siyaseten, hasımlarımızı yok etmek için olsun, ister,         taraftarı gaza getirmek için olsun, ister sosyal süreçleri anlamadaki kapasite yetersizliğimiz olsun, her halükarda komplocunun tuzu kurudur.                                                                                                                  



    HAMİŞ: http://www.gazetevatan.com/sanliurfa-israil-in-dogumhanesi-oldu--42752-yasam/
                                                                               
2014 tarihli vatan gazetesi 

"Şanlı urfa bugünlerde ne AB’yi, ne de ünlü kaynana Semra Hanım’ı konuşuyor. Bakırcılar Çarşısı’nı gezenin de kahve önünde zar atanın da konuştuğu tek konu var ki o da İsrailli hamile kadınların gelip Urfa’da doğum yaptığı. Kulaktan kulağa yayılan fısıltıyı ortaya atan kişi ise bir siyasetçi: Büyük Birlik Partisi Genel Başkan Yardımcısı Atila Şimşek. Şimşek Yeniçağ gazetesindeki açıklamasında şöyle diyor: "İsrail’in GAP topraklarını ele geçirmek için yürüttüğü sinsi planlar bir bir gün yüzüne çıkıyor. Yaklaşık 2 bin İsrailli kadın Şanlıurfa’daki İtalyan Hastanesi’nde doğum yapıyor. Doğum yapmak üzere olan İsrailli kadınları Şanlıurfa’da İtalyan Hastanesi’ne getiriyorlar. Çocukların kimliklerinde doğum yeri olarak da Türkiye-Şanlıurfa yazıyor. Bu çocuklar büyüyünce buraya gelip arazilerine dönecekler..."
Öyle ki bu açıklamanın yankıları TBMM’ye kadar uzanıyor. TBMM de aslı astarı var mı diye soruşturuyor. Efsane yalnızca şehri karıştırmakla kalmıyor, resmi makamları da bulandırıyor ki Valilik açıklama yapmak zorunda kalıyor.
İtalyan hastanesi yok
Şanlıurfa Valiliği öyle bir hastanenin de yabancılara verilen doğum belgesinin de olmadığını söylüyor. İşte açıklama: "Şanlıurfa’da İtalyan Hastanesi yok. Olmayan bir hastanede nasıl doğum yaptırılır. Şanlıurfa’da Türk vatandaşı olmayan şahıslara arazi satılmadığı gibi yabancılara doğum belgesi verilmedi. Bazı basın kuruluşlarında çıkan haberler gerçeği yansıtmıyor. Türk vatandaşı olmayanlara bir metrekare bile toprak satılmıyor."
BBP Genel Başkan Yardımcısı Atila Şimşek’ten belge ve bilgi istediğimizde "Araştırın, öğrenin. Biz diyeceklerimizi dedik" yanıtını alıyoruz. Ve yetkililere işin aslını soruyoruz..."





























7 Nisan 2016 Perşembe

Politik Teoloji...Carl Schmitt...

Tüm kolektivistlerin (sosyalist,nasyonalist,islamistler) işlerine gelmedikleri için anlamadıkları hadise şudur...

"Devlet" nedir sorusuna verdikleri cevap da hiç dürüst davranmamışlardır...
Sürekli gerçeği saklamışlardır.
Çünkü "devlet"doğası gereği içinde "şiddet"'i ve  egemenlik barındıran organizasyondur...
Devlet bu egemenlik hakkını,kimseye devretmek istemez...
Devletin kutsallık hiyerarşisindeki en büyük rakibi DİNDİR...
Ya dini yok eder(sosyalizm)
Ya dini kendi emrinde "devletleştirir" ( laisizm- Kemalizm)
Devlet özetle kendine rakip olan bir "DİN"istemez...
Burada; DİNİN Devletleşmesinde anlaşılan bir ikinci yorum...
Devletçi şeckinlerin " dinin" belirli mezhebi yorumlarını tek hakikat olarak merkeze almaları ve fıkhi usulde tek "şer'i" kuralı uygulaması da aynı şeydir...
(ör.İran-Şiilik.Türkiye ;Sünnilik,Suud;selefilik  )
Çünkü Allah'ın ne dediğinden  ziyade, yönetici sınıfların "islamı" merkeze alıp aslında kendi görüşlerini İSLAMA söyletmeleridir.

Bu gün Türkiye de Kurban konusundan,Diyanetin her resmi söylemini DİN kabul eden, Kandil kutlamalarından, camilerdeki bir çok uygulamaya akletmeden onay veren ulema ;başta baş örtüsü özgürlüğü olmak üzere Dini ve Dindarlığı PATOLOJİK vakıa olarak görme ve gösterme gayreti içinde olan  LAİKLİKTEN ziyade LAİSİST/LAİKÇİ/ laisizm,KEMALİST ideoloji ve seçkinleri..



Konumuz politik teoloji idi...
Carl Schmitt:
Politik teolojiyi aktüalize eden siyaset felsefecisidir...
Ona göre DEVLET kutsallık sıralanaşında En başta dır.
Reel ve politik olan ;ahlaki olana göre daha anlamlı ve öncedir...
Yani "Kendin de "bulunan "iyi" amaç" tüm araçları meşru kılar...
Bir başka ifade ile...
"iyi amaç"Devletin faydası ise (?) her yol mubahtır...
Devlet "ahlaki"olan hiç bir şeye uymak zorunda değildir...
Vede DEVLET Tanrısal olanın yerine geçen bir kurumdur...

." Artık devlet metafizik bir kurumdur. Tıpkı Tanrı’nın doğaya yasalar yerleştirmesi gibi devlet de topluma yasalar koyar ve teolojik algıda Tanrı’nın sağladığı ve teminatı olduğu doğal düzeni, seküler modern siyasi algıda devlet temin eder. Ve nasıl ki Tanrı mucize yolu ile doğal yasayı askıya alıyorsa; devlette olağan üstü hale “karar” vererek  yasayı askıya alabilir"
(alıntı)

Çünkü ;

Schmitt’'e göre   “egemen olmak, istisna olana karar vermek demektir.”

İşkence,cinayet,adaletsizlik,ve her türlü kötülüğü de yapabilir...

SONUÇ:Devletin; değişimini ve dönüşümünü isteyenler ve istemeyenlerin egemenlik kavgasına tanık olmaktayız...

Tanrının yerine geçmek isteyen bir DEVLET

ile Gücü SINIRLANDIRILMIŞ,hesap veren Bir DEVLET...

Kolektivistler bunu hiç istemezler...

Kemalizmi yıkıp yerine sosyalist veya başka otoriter(Teokratik) Devlet'i arzu edenlerde  sonunda Allah'ın İnsanlara bıraktığı, yönetme ve yönetilme serbesti sine ( Alanına) müdahale ederek,
 POLİTİK TEOLOJİNİN değişik versiyonunu gündeme getirirler...   

7 Kasım 2015 Cumartesi

Kenar mahalle çocuklarının iktidarı,

Uzun zamandır anlatmaya çalıştığımız aslında şu idi ...
Osmanlı bakiyesi bir Türkiye ,Osmanlının  yıkılma sürecinde etkin rol oynayan iki ana damarı da ithal etmişti ...
Bunlardan biri Bürokrasi sınıfı idi, bir ikincisi üretim ilişkisi içindeki Toprağın mülkiyeti meselesi idi .. .
Rahmetli İdris Küçük Ömer'inde belirttiği gibi  asıl üretim aracı olan Toprak Allah adına padişaha aitti.
Osmanlının kapitalizme geçemeyişi ,fetih karakterli  ekonomik yapısı şüphesiz  16 yüzyılın sonlarına kadar müthiş başarı göstermişti ...
Fakat emekçi üretim gücü reaya, imalat işçisi, lonca zanaatkârlarının elde ettiği üründen asgari bir gelir seviyesinin üstünde bir gelir elde etmek artık imkansız hale gelmişti ...


Artan nüfus ve tarımda  azalan getiri (randıman düşüklüğü )bunu açıklamaya kafidir aslında ...
Osmanlı ,yıkılışı ve elde kalan son toprak parçasının korunması ve ulus devlet kuramı kaçınılmazdı ...
Sorun, Osmanlıdan tevarüs etmiş çok parçalı yapı olan milletler sistemini  nasıl homojen hala getirileceği idi ...



Toplumsal gerçeklik tek parça ve tek hakim paradigma üstüne kurulabilir miydi ?
Olması gerekenler meşru ve akılcıydı ...
Çünkü ilk Türkçülük akımı içinde kimler yoktu ki ...
Mesela;Nazım Hikmetin dedesi Mustafa Celalettin paşa  "Türk" değildi .Osmanlıya sığınmış ve sonradan Müslüman olmuş biriydi.

Mesela ;Bursa da ki Ünlü tiyatro ya ismini veren  Ahmet Vefik Paşa Bulgar mebusu idi ..
Mesela;Kamus-i  Türkün yazarı Şemsettin Sami Arnavut tu ..
Mesela Ömer Seyfettin - Ahmet Hikmet müftü oğlu ,Çerkez'di ..
Mesela Ziya Gökalp Kürt'tü
Mesela :Sami Kohen'in dedesi Moris Kohen (Tekin Alp )iktisadi Türkçülüğün kurucusu  Yahudi idi ..



Özetle ilk Türkçülük akımı Etnisite üzerinde değil yurttaşlık üzerinden bir ölçüde tanımlanıyordu ...
Bu süreç Kemalizm'in müdahalesi ile farklı bir noktaya evrildi ...
1924 te yapılan Vasıf beyin eğitim bakanlığı sırasında yapılan düzenlemeler çok önemliydi .
Pedagojik ve ideolojik endoktrinasyona dayalı bu eğitim,tebaadan vatandaşlığı geçiş projesiydi ...
Ülkücülerin bilmediği MHP nin hiç bilmediği bir ayrıntıya gelelim ...
Yeniden icat edilen Türk tarihi özcü ulus anlayışına evrildiği tarih  1926 dan itibaren başlar ...



Artık Kemalizm TÜRKLÜĞÜ  Organik/genetik bir topluluğun adıdır .Nitekim Mithat Sadullah'ın Yurt bilgisinde ortaya Koyduğu MİLLET tanımı :
"Bizim milletimiz ,Türk milletidir .Aynı soydan gelen ve aynı lisanı konuşan ,aynı adetlere tabi olan insan kümeleri ne millet adı verilir "../Yurt bilgisi ,İlk mektep Dördüncü sınıf Kitaphaneyi Hilmi /1927-1928 İstanbul /



 Çünkü Kemalist Ulusçu paradigma ,EĞİTİMCİLER ELİYLE BAŞKA VERİLERİ DE ORTAYA KOYMAKTA ...
Burada  detayına giremediğim mesela Mithat Sadullahın Yurt bilgisi /1927 -1928 / endoktrinasyon çalışmaları kültür hizmeti olarak sahne alır ...
Özetle ;hakim Kemalist paradigma salt bir Kemalist devletten  ULUS yaratırken iktisadi ilişkiler deki üretim güçlerinin ne olduğunu da düşünelim ...
Yani hiç bir siyasi organizasyon ekonomik ve iktisadi olgudan bağımsız değildir ...
Yani Kemalist paradigma heterojen olan milletler sisteminden tek tip TÜRK toplumu yaratırken sermaye temerküzü  gerçekleşmemiş   azınlık mallarına el koyarak sermaye transferi   ve Osmanlıdan tevarüs etmiş ayrıcalıklı bürokrasi sınıfı (tümden bürokrasi ve silahlı bürokrasi başta )Israrla üretim araçları içinde ki İKTİDARIN dağıtımcı rolünde hep baş aktör olarak sahne aldı ...
Tüm darbeler ,Muhtıralar aslında bu İktidar nimetinin oligarşi dediğimiz ,meslek örgütleri ,sendikalar ,bürokrasi sınıfı aracılığı ile Seçkinci sınıfa aktarılması ve iktidara BERAT ÖZİPEĞİN DEDİĞİ Gibi KENAR MAHALLE ÇOCUKLARININ YAKLAŞMAMASI İDİ ...             
Çünkü devletin, millet adına tek sahibi bu seçkinci
 KEMALİST SINIF VE ONUN İŞBİRLİKÇİLERİ  İDİ ...
Bu  yüzden salt  JAKOBEN CUMHURİYET , ANAYASAL DEMOKRATİK  LİBERAL CUMHURİYETE  bir türlü geçemedi  ...


Kıbrıs sorunundan ,azınlık mallarının yağmalanması ve yerli Milli burjuvazi denilen devlet eliyle  ekonomik kaynak transferi ile gerçekleştirilen  YAĞMA EKONOMİSİ hiç bir zaman özel ailelerin ve  çıkar gruplarının dışında geniş  HALK KESİMLERİNE ulaşamadı ...
Bu sistem arkaik di  ...


Bu sistemi  koruyup kollayan ve Kemalist rejimin ceberut  yapısını ayakta tutmaya çalışan  ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ VE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ  İLE SİYASİ PARTİLERİ (CHP VE MHP)sürekli kutsal devleti ayakta tuttu ..
Milliyetçi gençler kullanıldı ...

Bu düzeni mutlak olmasa da  nispi değiştirmeye aday iki  siyaset kurumu ve lideri çıktı ...
Biri ANAP'LI  ÖZAL, bir diğeri  ERDOĞAN  ve AKP ...
ERBAKANİZİM MAĞDUR OLMAK LA BİRLİKTE DÜZENİ DEĞİŞTİRMEKTEN ZİYADE  SİLAHLI BÜROKRASİ İLE İYİ GEÇİNEN DAĞITIMCI İKTİDAR MODELİNE AYAK UYDURUYORDU ...
(KİT' LERE  KENDİNDEN OLANLARI YERLEŞTİRMEK ,AZOT SANAYİ SUNĞİPEK   YAŞADIĞIM YERİN TİPİK İKİ ÖRNEĞİ )



İlk kez Kemalizm kendine ciddi rakip olarak  "AKP" yi gördü .

"ERDOĞAN" muhtar bile olmamalıydı ...
KEMALİZM TÜM KURUMLARI İLE İKTİDAR MÜCADELESİNİ SÜRDÜRMEK İÇİN HER YOLA BAŞ VURDU ...

 SON SEÇİMLER TAM BİR TURNUSOL SOL KAĞIDI ...
Tam bir sosyal deney ...

inşallah BU FIRSATI AKP KAÇIRMAZ ..                                                                                                                                             

24 Ekim 2015 Cumartesi

Çetin Altan -Ali Şeriati ve GURWİTCH

Enternasyonalist Davos kapitalizmi ve nasyonalist Caracas sosyalizmi...
Çetin Altan ...
Çetin Altan'ı sevmiştim ...
Muhtemel dönek olduğu için ...
Döneklik çok göreceli, nereye döndüğüne bağlı ...(çocukları için yanıldım :)
Benim gibi olanlar fazla mütecessis, sürekli şüphe ediyor bilgisinden ...
Büyük Kızım yüksek lisans yapmaya başladı ve dün gece bana
- baba dediği şu Şeriati- Gurwitch diyaloğunu bana bir daha anlatsana ...
smile ifade simgesi Bu diyalog hayatımı değiştirmişti ...Ne ideolojim ne atalarımdan bulduğum DİN...
smile ifade simgesi Güya solcuydum ...Üstelik CHP(!) liydik de ,bu nasıl oluyor demeyin,öyleydik işte

Bir bok bilmiyorduk ...

Şuan ki İslamistin veya tarikatçının durumunu düşünün veya bir Milliyetçinin veya sosyalistin ..
Bildiğini zannediyor ama bir bok bilmiyor ...

Marksın kavramsallaştırdığı terminolojiyi kullanıp bir bok bilmiyorlar bunların dönek olması mümkün değil ...

Hegelin diyalektiği,Marxsın diyalektiği ve Gurwichin diyalektiği ...

Sıkıntım Yaşadığım yerin çok verimsiz olması ...
Okuyan sadece kendi ideolojisini okuyor ...

Düşünün hala iktibas dergisi ile islamın sosyolojisini siyasetini iktisat doktrini anlayacak bir Müslüman dönek olabilir mi ?

Halâ Hayrettin Karamandan veya Faruk Beşerden iktisat teorisini öğrenecek Müslüman nasıl bilgisini güncelleyecek ...

İşte Ali Şeriati  ve hocası bunun felsefesini sunmuşlardı sosyoloji öğrencilerine hende spontane bir sohbet ile, önceden düşünülmemiş, evvelden üzerinden çalışılmamış bir konu hakkında ...

GURWİTCH; değişim sosyolojisine  çok güzel örnek verir kendi hayatından ...
-Şeriati der! Ben bunları Yazdığımda yıl kaçtı?

Ş:-1954 
G:Fakat ben 1954 senesinde ölmedim. Şu anda 1961 senesindeyiz ve hala yaşıyorum. Yani 1954 ‘ten 1961’e kadar yaşadım ve düşündüm. Oysa sen 1954 senesindeki Gurvitch’e dair bazı tanımlar anlatıyorsun. Hem de 1961 senesinde varolan Gurvitch’in yüzüne karşı ..Ve eğer 1954 senesindeki sözüm ile 1961 senesindeki sözüm aynı olsa idi bu benim için fazilet olmayacaktı..Bu benim duraklamam ve durağanlığım olurdu. 1954 senesinden beri boşuna yaşamış olacaktım …“
işte hayatımı değiştiren olay buydu ...

Eğer karşında hala eski tüfek birileri varsa  salla gitsin derim, hiç dinleme tartışmaya girme...

Benim çevrem ise hep bunlarla dolu ...
Ne Milliyetçisi ne sosyalisti Ne islamisti ...
Kendi gettoları içinde yaşıyorlar...
  

İşte Çetin Altan'ın da onlarca yazısını okumuş biri olarak hep bu makalesi aklımda kaldı, ne kitabı be başka bir şeyi... smile ifade simgesi 

Buyurun meraklısına smile ifade simgesi
Diyalektik böyle mi anlaşılabilir aktarılır smile ifade simgesi
Enternasyonalist Davos kapitalizmi ve nasyonalist Caracas sosyalizmi

Önce Marksist, yahut bilimsel diyalektiğin kabaca bir özetini yapmaya çalışalım:

1- Kozmos, yahut doğa, yahut kâinat, yahut evrendeki tüm varlıklar sürekli bir değişim halindedir.
2- Evrendeki değişim, mevcudu, yani "statü"yü temsil eden "tez" ile, ona karşı çıkan "antitez"in çatışması sonucu; yeni bir boyutta, yeni bir "sentez" yaratarak sürer gider.
3- Yeni bir boyutta, yeni bir "sentez" oluştuğunda; daha önceki "antitez", kendi çabasıyla, yaratılmış ve durağanlaşmış "statüko"yu sahiplenir ve yeni değişimlere karşı çıkarak, "tez" kimliğine bürünür.
***
Kozmos, yahut doğa, yahut kâinat, yahut evrendeki "diyalektik" değişimin, "yer" küresi üstündeki insan toplumuna nasıl yansıdığı da şöyle özetlenebilir:

1- İnsanoğlu, kendi yaşamını kolaylaştırmak için; Kozmos, yahut doğa verilerini kullanmaya başlamış; örneğin ateşi, tekerleği, kazmayı, küreği, atlı arabayı, rüzgâr enerjisiyle giden yelkenli tekneyi hem keşfetmiş, hem icat etmeye başlamıştır.
***
2- İnsanoğlunun, kendi hayatını kolaylaştırmak için kullanmaya başladığı her yenilik; örneğin buhar enerjisi, elektrik enerjisi, nükleer enerji vs.; insanoğlunun toplumsal yaşam düzenini de değiştirmeye başlamıştır. Ve bu değişim de, yine -tıpkı doğada olduğu gibi- "tez" ve "antitez çatışmasının yarattığı, yeni bir boyuttaki yeni bir "sentez"le sürüp gitmektedir.
***
3- 19. yüzyılda, değişen enerji kaynakları ve üretim araçlarıyla, önemli bir sermaye birikimi sağlamış ve madenlerin, fabrikaların, iletişim ve ulaşım araçlarının mülkiyetine sahip olmuş yerel kapitalistler; büyük ölçüde kendilerinin biçimlendirdiği "ulus-devlet" modeli içinde, aşırı milliyetçi, yani nasyonalist olmuşlardı.
***
4- Kentlerdeki fabrikalara akarak, işçi sınıfını oluşturmaya başlamış olan eski köylüler ise; bu "statüko"nun değişmesini istiyor ve kapitalizmin nasyonalist "tez"ine karşı, dünyadaki tüm işçilerin birleşmesini amaçlayan bir "antitez"in, "enternasyonal" marşını söylüyorlardı. 1848'in ünlü "Manifestosu" ile 1871'in "Komün" eylemleri bayraklaşıyordu.
***
19'uncu yüzyılın ortalarından, günümüze kadar geçen 150 yıllık bir zaman içinde; "tutucu statükocularla, ilerici değişimciler" sürekli çatışarak, değişik boyutlarda yeni sentezler oluşturdular.
Ve derken, iletişim ve ulaşım araçlarındaki değişmelerle, yeni bir "küreselleşme" süreci çıktı ortaya.
Aynı zamanda "ulus-devlet" modeli de aşılıyor ve "dünya vatandaşlığı"na doğru bakan, bir "Avrupa vatandaşlığı" etlenip kemikleniyordu.
***
Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu, evrensel boyuttaki kapitalistlerle "yer" küresinin gelişmiş kesimindeki politikacılardan örgülü...
Çözüm aradıkları sorun, işsizlik ve yoksulluk...
Çözüm için üstüne abandıkları çare, bilgi ve yaratıcılık...
***
Nasıl oldu da eski yerel ve nasyonalist kapitalizm, global ve enternasyonal bir döneme geçti; özetlemeye çalışalım:
1- Değişen teknolojiler ve üretim araçları; işçi sınıfının emeğiyle enerjisine gereksinmeyi azaltıyor ve işsizlik yaygınlaştıkça yaygınlaşıyordu...
***
2- Yeryüzündeki yoksulluğun temel nedeni; sadece kapitalizmin işçi sınıfını sömürmesiyle, geri kalmış bölgelerde gelişmeyi engellemiş olması değildi. Yerel politikacıların saltanat savurganlığıyla, kendi ortamlarında giriştikleri çatışmalar ve silah alımları da, koyulaştırıyordu yoksulluğu...
***
3- Tıkırı yerinde olan yerel politikacılarla yandaşları, küreselleşmeye ve özellikle de evrensel ekonominin kapitalist enternasyonalizmine karşı çıkıyorlardı. Çünkü böylesi bir dış dinamik, kendi "statü"lerini ırgalıyor du.
***
4- Enternasyonal kapitalizm, yeni pazarlar açmak ve yoksul yığınları da, müşteri olacak bir zenginliğe kavuşturmak durumundaydı. Vaktiyle Karl Marx, sınıflar zıtlaşmasının aşıldığı bu döneme "non-antagonist" dönem, yani "uyumlu zıtlaşma" dönemi demişti.
***
5- Sınıflar arası zıtlaşma bitmeye başlamış, ama işsizlik artmış; teknolojideki onca aşamaya karşın, yoksulluk sorunu çözümlenememişti.
***
6- Öncelikle yerel egemenlik saltanatlarının savurganlığını ve silaha akan milyarlarca doları, küresel bir denklem içinde yeniden yönlendirmek ve yatırımları da globalleştirmek gerekiyordu.
***
7- İşsizliğin bir nedeni de, Uzay Çağı'na uygun olan bir meslekten yoksun bulunuştu. Eğitim düzenleri, Uzay Çağı'nın çok gerisinde kalmıştı. Ve artık dönem, "rutin bir işte çalışma" değil, her alanda bir "yaratıcılık"a yumulma dönemiydi.
***

8- Caracas'taki antiglobal sosyalizm doruğu, "ulus-devlet" modeli içinde, aşılmış bir "statü"ye sahip çıkıyor ve nasyonalizme yapışıyordu.

9- 1848'in işçi enternasyonalizmi, günümüz sentezinde "statükocu" olmuş ve karşısında; işçi sınıfına gereksinmesi azalan bir kapitalizmin global denklemleriyle, asla sermayeciliğin işine gelmeyen evrensel yoksulluğa bir çözüm arayışını bulmuştu.
***
10- Eski ilericiler, gericiliğe düşmüşlerdi. Uzay Çağı ilericilerinin bakışları, "ulus-devlet" modelinin ötesinde "dünya vatandaşlığı"na dönüktü.
***
İnsan ömrü en çok 4 bin 500 hafta...

Bilimsel diyalektiğin yarattığı sentezler ise, yüzlerce yıllık grafikler çiziyor. O nedenle de, özellikle yerel statükocular "gün bugün, saat bu saat" oportünizmiyle, demagojik tabulara çengelleniyorlar.
Ve öfkeleniyorlar yeni ufuklara bakan sanat, düşünce ve yazı adamlarına...
***
50 yıl sonra kar yağdığında Beytülşebap'ın da yolları kapanmaz ve sancılı kadınlar, karları kürelemekte kullanılan kepçelerin içinde taşınmaz...

Enseyi karartmayın. İnsanlık kötüye gitmez, Türkiye de gitmez... İnanın ki Uzay Çağı'yla bütünleşebilen beyinler, çok daha rahat ve mutlu yaşayacaklar...


18 Eylül 2015 Cuma

Hilafet siyasi bir kurumdur.Nebevi sünnet ile hiç alakası yoktur nübüvvetin konusu değildir ...


Kötü yasalar ,kötü "yasa koyucularının "işidir ...
Kötü yasa koyucular" politika yapıcılar" haline geldiğinde ,siyaset kurumunu da ifsat ederler ...
Önce Parlamentoya  sızarlar ...
oraya sızmak için için önce millet vekili olmaları gerekir ...
İyi olanlarla , kötü olanlar arasında kıyasıya bir savaş başlar ...

İktisatta ; Gresham yasası denilen bir şey vardır ..(Gresham’s Law) Bir ülkede dolaşımda yasal olarak iki farklı madeni paranın bulunması durumunda ortaya çıkabilecek bir olayı belirten kural. Kısaca, "kötü para iyi parayı piyasadan kovar" şeklinde ifade edilir.



Ama politikada bunun tam tersi olur ...
Kötü  politikacı iyi politikacıyı canından bezdirir ...Ve onu piyasadan kovar ...
İşte Demokrasinin en defolu yanı budur ...
Ama kötü demokrasi   en iyi niyetli diktatoryal  yönetimden fersah fersah iyidir ...
Hele Allah adına yetki kullanmak isteyen asabiyet Müslümanın   sessiz VAHYE istediği şeyi söyletmesi,Hüküm Allahındır diyerek aslında kendi hakimiyetini Allah adına tesis ettirmesi ,korkunç bir şeydir ...

Korkunçtur çünkü teokratik düzende Yönetici sınıfına karşı çıkmak demek ,Allah karşı çıkmak demek tir ...

Allah dünyanın imar işini insana bırakmıştır ...
Kuran bunu apaçık ifade eder ..
Tarihsel tecrübe katledilen halifeler le ve EMEVİ -ABBASİ deneyimi ile bunu ispat etmiştir ...

Tanrı Devleti fikri   Hristiyan teolog Sait Augustinusun  426 ta kalemn aldığı Tanrı DEVLETİNE ait eseri İslam dünyasına esin kaynağı olmuştur ...

Elinde İncil olanlar bakabilir.Matta 7-15 Duada izlenecek temel kurallar bölümü ..Ve bunun adı iki kılıç doktrinidir ..

Şimdi İncilde ki  o meşhur iki kılıç doktrinini açıklayalım ..

Matta:5,6....Duada izlenecek temel kurallar7-15

"..............Şöyle dua edin;

"Göklerdeki Babamız!
 Adın kutsansın.
Hükümranlığın gelsin.
Gökte olduğu gibi ,yerde istemin uygulansın .
Gündelik Ekmeğimizi bize bu gün ver ...(...)



Halifelik kurumu tamamen siyasi bir kurumdur ...Nebevi  bir emir değildir ..
ve tarihsel süreç nasıl yozlaştırdığını gösterir.
Çünkü insanın Allah adına yetki kullandığı bir dünyevi güç alanıdır ...


Allah'ın halifesi(halifetullah ), Allah'ın Gölgesi (Zıllullah ) ünvanları  bunun ampirik kanıtıdır ,dört halifeden sonraki  üstelik 21.asra göre erken çağın deformasyonudur ...

Dört Halifenin başına gelenler ise bellidir.Neden ümmetin birliğini sağlayamamışlardır sorusunu geleneksel İslam hiç sormaz ...    

Sözü;PROF .. Ömer Çahaya bırakıyorum ...

Müslümanlar İslamla ile demokrasi arasındaki ilişkiyi sorguladıkları gibi tarihte herhangi bir yönetim biçimiyle İslam arasındaki ilişkiyi  sorgulamamışlardır . 
Hilafet ,imparatorluk veya krallık gibi yönetim biçimleriyle İslam arasındaki ilişki konusunda hiç bir zaman İslam la demokrasi arasındaki ilişki de olduğu gibi bir sorgulama yapılamamıştır .
İslam tarihinde uzun yıllar yaşamış olan hilafet ,krallık veya imparatorluk gibi yönetimler İslam toplumlarında doğal olarak gelişen yönetimler olduğu için ,bunların İslam'a uygunluğunun tartışılmasına   luzum görülmemiştir .(...)

Hz. Peygamberin Medine vesikası etrafında Medine de inşa etmiş olduğu sosyal proje ,başka bir deyişle birlikte yaşama pratiği ,gerçekte dinsel olmaktan ziyade tarihsel dir .(...)
Heretik bir hareket olarak ortaya çıkmış ,her an düşman tehlikesi tarafından kuşatılmış ve bu şartlar altında varlığını sürdürmek zorunda kalmış olmak ,ister istemez Müslümanları örgütlü bir sosyal yapıya dönüştürmek zorunda bırakmıştır .

Ayunı şekilde Hz. Peygamberden sonra oluşan ve ancak yaklaşık 36 yıl devam edebilen hilafet sitemi de Kuranın asli bir unsuru değil ,tarihsel spotone e ve de facto olarak ortaya çıkmış bir müessesedir .


Mesela ;Emevilerin merkezi bir Akdeniz ülkesi olan Suriye olduğu için  ,Emeviler daha çok Bizans etkisinde kalmışlardır.
Bizansta o tarihlerde devlet maslahataını öne çıkartan bir din -devlet ilişkisi bulunmaktaydı .Bu model Emevilere  geçmiş .

 Halbuki Abbasilerin merkezi ,ticaret yolları üzerinde bulunan IRAK olduğu için Abbasi ler daha çok İran etkisinde kalmışlardır .İran modelinde dini etkilere açık bir din devlet ilişkisi bulunmaktaydı ..
Aynı şekilde Osmanlının merkezi ,Anadolunun Biznstan kalma batı yakasında olduğu için imparatorluğun kurumlarına sirsyet eden ana hatlarıyla Bizans kurumları olmuştur .
Osmanlıda 16 yüzyıla kadar Selçuklular kanalıyla tevarüs eden İran modeli baskındır .
Bu tarihlerde din maslahatı devlet maslahatına baskın geldiğinden din adamları (özellikle tarikat şeyhleri )devlet yöneticilerinin üzerinde bir konumdaydı .Yavuz Sultan selime kadar Osmanlı padişahlarının bir hocası ve şeyhi bulunmaktaydı .
Oysa ;Osmanlının İstanbulun fethinden sonra tamamen Bizans  etkisine girdiği 16 yüzyıldan sonraki dönemlerde  devlet maslahatı din maslahatının önüne geçmiştir din adamları da devletin altında bir konumda yer almaya başlamışlardır  (...)
PROF.ÖMER ÇAHA ;İslamiyat /1999 nisan -Haziran /islam ve demokrasi .